“YAVUZ VE ŞAH İSMAİL” 

6 Şubat 2018
1 Yorum Yapıldı Yorum Yaz
“YAVUZ VE ŞAH İSMAİL” 

Din Boyası Atında Yürütülen Bu Ölümüne Mücadelenin Altında Gerçekte Siyasi Menfaatler Var Olmuştur.

“YAVUZ VE ŞAH İSMAİL”

1512’de babasını öldürerek tahta oturan Yavuz Sultan Selim, Mısır’ın fethi ile halifelik şanını da alınca, Anadolu’da Türkmenler arasında yaygın olan hoşgörüyü ve hümanizmi de içinde barındıran geleneksel yaklaşımı tümüyle karşıya aldı.

Halifelikle birlikte devlet yapısı içinde oluşan Arap-Acem egemenliği Türkmenleri tümden soğuttu. Kendisi de bir Türk Hükümdarı olan Safevi devletinin başı olan Şah İsmail’in Bektaşi ve Alevi düşüncelerine yakınlık göstermesi Arap-Acem dili yerine Türkçeyi resmi dil olarak benimsemesi, Anadolu Türkmenleri arasında sempati yaratmış, dolayısıyla Yavuz Sultan Selim için Anadolu’da kurtarıcı gözüyle görülen Şah İsmail’i kaçınılmaz bir hedef görmüştür.

Ne var ki Yavuz Sultan Selim önce daha Şah İsmail’le hesaplaşmadan, her yerde mantar gibi biten Türkmenleri hedef almış, bu Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin katlinin vacip olduğuna ilişkin Şeyhülislam fetvaları verdirmiş. Çaldıran Savaşı’na gitmeden Anadolu’da korkunç bir Türkmen kıyımı yaptırmıştır.

Kendisi de bir Türk olan Şah İsmail’in iktidara gelişi, Osmanlı sarayı için Anadolu’daki Türkmen ayaklanmalarının dinsel ayağı yönüyle endişenin ötesinde açık bir tehdit görülmüştür.

Esasen Şah İsmail, Anadolu Alevisi’nin İslamlıktan ne beklediğini iyi sezinlemiş, göçebe Türkmerler’in baskıya alışkan olmayan ruhuna sunni kuralların ağır geldiğini görmüş, onların atalarından gelen inançlarını atamayacaklarına da inanmış, hele de ağdalı Osmanlı dilinin bu Türkmenler’e hiç uymadığının iyi farkına varmıştı.

Zaten Şah İsmail’in kendisi de halk ozanları gibi deyişler çalıp söyleyen, Türkmenlerin eski yaşantılarındaki gibi törenler düzenleyen, bu törenlerde Şaman Bab’larının kokusunu duyuran, dertlerini dinleyen biridir ve bu yüzden Anadolu Türkmenleri’nin çok önemli bir kısmına önder olup çıkmıştır.

Ve şayet Anadolu Alevileri; din dili Arapça, yazı dili Farsça olan Osmanlılar’la, her türlü dili Türkçe olan Safeviler arasında bir seçme yapmak zorunda kalınca, doğal olarak Farsça şiirler söyleyen Yavuz Sultan Selim yerine, Türkçe deyişler söyleyen Issı Şah İsmail’i seçmiştir.

Yavuz Sultan Selim’in başlattığı Türkmen kıyımının büyüklüğü, Şah İsmail’le hesaplaşmak için can atan Sultanın ordusunun arkadan çevrilme endişesiyle de yakından ilgili olmuştur.

Bu isyanlar, Yavuz zamanından sonra Kanuni döneminde de devam etmiş, aynı zamanda idari ve iktisadi bakımdan muzdarip bir hal alan geniş Türkmen kesimleri üzerinde imam, mehdi, halâskâr, mürşit fikirlerinin derin etkileri olmuş, her defasında kırılarak dağlara, ocaklara ve orman içlerine çekilmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’e yine onun yöntemiyle karşılık vererek Çaldıran’a giderken, olayı “Şiiler’e karşı savaşan gazilerin kafirlere karşı savaşı” şeklinde sunmuştur.

Safevi hanedanı Şark ve Garpları’ndaki sunni Türk devletlerine mukavemet edebilmek için İran’daki Şiiliği bir devlet mezhebi şekline sokmaya çalışırken buna karşılık Osmanlı Devleti de Sunniliğe sarılmış, Safeviler’in Anadolu ve Rumeli’deki kuvvetli propagandasına sert bir mukabelede bulunmuştur. Din boyası atında yürütülen bu ölümüne mücadelenin altında gerçekte siyasi menfaatler varolmuştur.

1514’te Şah İsmail’i Çaldıran’da kıstırıp mağlup ederken Asya’da güçler dengesi Osmanlı lehine değişmiş, Mısır seferleriyle de Memlük devleti yıkılmıştır (1517).

Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’in ordusu menşei bakımından en az Selim’in ordusu kadar Türkler’den oluşuyordu.

Yavuz, Çaldıran dönüşünde de Anadolu Türkmen Alevileri üzerinde açık bir soykırım başlatmış, Kürt Molla Bitlisli İdris kanalı ile yüceltip görk verdiği Şafi Kürt beylerinin yardımı ile Kızılbaş Türkler’in büyük bir kesimini öldürtmüş, böylece Doğu Anadolu Bölgesi parça parça Şafileşip Kürtleştirilmiş, Türkmen Alevi sayısı azaltılmış, birara yeniden toparlanan Şah İsmail, Doğu Anadolu’ya yönelip Diyarbakır’ı kuşatmış, Erciş, Sarısu yöresinde Şeref Han yönetimindeki Hizan, Meke, Şirvan ve Sason Kürtleri’ne yenilmiştir.

Halifeliğin Osmanlı padişahlarına geçişi ile birlikte, Osmanlı devlet yönetiminde teokratik (dinsel) kimlik devlet işleyişine hâkim olmuş, şeriat yasaları da önemli ölçüde kullanıma girmiştir.

Oldum olası Türk Sultanları ve yüksek tabaka, İslamiyet’e aykırı olan Şaman hatıralarını canlandıracağı endişesiyle İslam’dan önceki kültür ve geleneklere ilgisiz kalmışlar, Müslüman Türkler’i İslami esaslara göre yönetmek amacıyla ele geçirdikleri şehirlere, İran ve Arapistan’dan İslam uleması getirtmişlerdir.

Devlet tarafından da desteklenen bu ulema eski Türk geleneklerine karşı son derece acımasız bir tutum takınmışlardır.

Oysa Türkmenler, İslamlığı katı şeriat kuralları içinde değil, yumuşak bir mana ile algılayarak Müslümanlığı mutasavvıf Türk dervişlerinin telkinleriyle kabul etmişler ve hala eski Türk geleneklerine ve Şamani inançlara bağlı kalmışlar, Sonuçta devlete karşı çatışmacı bir tutum takınmışlardır.

Ortaçağ boyunca meydana gelen ayaklanmaların en ciddi sebeplerinden birisi budur. Artık Anadolu’da Pir Sultan Abdallar, Şeyh Bedreddinler çıkacak, sevilecek ve benimsenecek, yerlerinden yurtlarından edilen ve Çukurova’dan Bozok’a sürülen Avşarlar’ın şairi Dadaloğlu “Hakkımızda devlet etmiş fermanı. Ferman padişahın dağlar bizimdir.” diyecektir.

Hemen tüm ciddi kaynaklar, İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı devlet yönetimi içinde Türkler’in iktidar odaklarından uzaklaştırıldığını, iktisadi açıdan zayıf duruma düşürüldüğünü, ekip sürdükleri toprakları haraç-mezat ellerinden çıkartmak zorunda kaldıklarını, fiilen azınlık muamelesine tabi tutulduklarını belirtmektedir.

Osmanlı, Anadolu’yu zapt etmenin ötesinde hiçbir kıymet vermemiş, bunun sonucu olarak da cahil köylü ve göçebeler hiçbir özgürlük görmemiş, genişlemek için gözünü sürekli Avrupa’ya çeviren Osmanlı, Anadolu’yu sadece askeri hizmet yönüyle, insan ve gelir kaynağı olarak kullanmıştır.

Ayaklanmalarda, başlangıçta dinsel motifler kullanılmışsa da bu ayaklanmaların sosyal, siyasal, iktisadi nedenlerini körlemeye yönelik “Kızılbaş Ayaklanması”, “Celali Fetreti” biçiminde sunulmasını resmi tarih kabuğunu aşabilen tüm araştırmacılar, bu nitelemeleri dönemin egemenlerinin zorlaması olarak sunmaktadır.

Kaldı ki ayaklanmaların iktisadi ayağının görünümü, geniş Türkmen kesimleri açısından bıçağın kemiğe dayandığı bir gerçeği ortaya koymaktadır.

Kanuni Sultan Suleyman’ın Nahçivan seferinden (1548) sonra 20 bin akçeden daha fazla gelir getiren dirliklerin kapıkullarına verilmesi bir kanun haline getirilmiş, Türk sipahilerinin terakki imkânı tümden ortadan kalkmış, en basit askeri görevlerde bile kapıkulları ve onların oğulları tercih edilmiş, hele de Kızılbaş olduklarından kendilerine güvenilmeyen Çepniler’in askere alınması da yasaklanmakla kalınmamış, daha önce bu Türkmenler’den askere alınanların bile askerlikten çıkartılması emredilmiştir.

XVI. Yüzyıl’ın ikinci yarısında Osmanlı devleti genişlemenin sınırlarını zorlamış, en önemlisi büyük sefer ve zaferlerin dönemi kapanmış, savaşlardan elde edilen ganimet ve gelirler de sönmeye yüz tutmuştu. Savaşların masrafı köylü tarafından karşılanmış, Reaya denilen çiftçi halk, gittikçe azgınlaşarak artan “Avarız-ı Divaniye” gibi vergileri ödemekten fakirleşmiş. Çiftçilerden alınan vergiler kanunlarda yazılı miktarlar üzerinden değil, bu vergiyi almakla görevli kimselerin keyfiyetine bırakılmıştır. Türkmen kesimleri, dirlik sahibi kimselerin zulümleri altında inlerken yoğun göçler yaşanmış, fakir halk, insaflı gördüğü idarecilerin bulundukları bölgelere kaçarak sürekli bir göç halinde bulunmuştur.

Mühimme Defterleri’ndeki kayıtlara göre bu dönemlerde Ankara, Çankırı, Bilecik ve Kırşehir’e bağlı köylerde birçok Reaya, Rumeli’ye kaçmıştır

Devşirme Osmanlı egemen zümresine karşı başkaldıran Türkmenler, bitip tükenmek bilmeyen iç çatışmalarla yaylak ve kışlak alanlarını, göç yollarını bile değiştirmişlerdir.

Bu dönemde halk destanlarının yegâne kahramanı olarak edebileşen ve efsaneleri bugünlere gelen, Cumhuriyetle birlikte Bolu’da anıtı dikilen Köroğlu’nun da (Köroğlu Ruşen) Celali isyancılarından olduğu hatırlandığında, Osmanlı ile geniş Türkmen kesimleri arasında açılan uçurumun ciddiyeti, sanırız daha iyi anlaşılır.

Gerede ve Bolu arasında Celali haydutluğu yaptığı 1584’den bu yana faaliyetlerini sürdürdüğü, askeri memur ve kadıların kendisinden korkusundan yaptıklarını gizlediği anlaşılan Köroğlu Ruşen, Çift-bozan denilen ve iş bulamadığı için haydutluk yapan Anadolu Türk köylüsüne mensup bir gençtir. Bu Köroğlu’nun destanlara geçen başkaldırısı Osmanlı sancak beyi bulunan Bolu Beyine’dir.

Osmanlı Devleti’nin büyük sarsıntılar geçirdiği, ortalıkta bundan yararlanan derebeylerin türediği, vilayetlerde valilerin halkı ezdiği, çifte vergilerin alınıp zulmün her çeşidinin yapıldığı bir dönemde Köroğlu haksızlığa ve zulme karşı ayaklanmış, babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi’nin ordularını bozup dağıtmış, o da Celali isyanları boyunca bir “Celal” olup celallenmiştir.

Destanı Azarbeycan ve Anadolu’da yaygınlaşan Köroğlu, âşıkların dağarcığında önemli bir yer tutmuş, neredeyse dünyayı düzeltecek bir yiğit oluvermiştir. Bu dönemin çete başının bu efsanesi, bırakın imparatorluğunun son dönemlerini, bugünlere kadar uzanmıştır.

YORUMLAR 1 Yorum Yapıldı.
  • Benim hep düşüncem öz olarak: Osmanlı imparatorluğunun temeline dinamiti Yavuz Sultan Selim koymuştur.
    7 Şubat 2018 01:09

Yorumlar Kapalı.

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com