20 Aralık 2018
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz
3377 defa okundu.

Geçen hafta yazdığımızı bir hatırlayalım;

Ak Parti milletvekili  Ravza Kavakçı’nın Almanya ziyaretini, “Ak Parti Genel Merkez heyetimizle Alman federal Konseyi Bundesrat’ı ziyaret ettik ve ayrıca  Federal Sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk” ifadesi 31 Mart 2019 yapılacak mahalli seçimler arifesinde ülke gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Ülke gündemimiz mahalli seçimlere kilitlenmişken HDP dışındaki tüm partiler bu federal sistem nereden çıktı demeye başladılar. Basında çıkan birçok yazıda da bu ziyaret eleştirilerek “ Kürt açılımı” adı ile başlayan sonradan “Demokratik açılıma” dönüşen çözüm süreci garabeti yeniden mi sofraya konuyor denilmeye başlandı.

Şimdi çözüm süreci ile başlayan 2011 – 2015 yıllarını bir hatırlayalım.  PKK  Güneydoğu illerimizin bir çoğunda sözde öz yönetim adı altında kendi yargısını ve maliyesini  kurmuştu. Vatandaş adli bir davası olduğunda zorunlu olarak ilk önce her mahallede kurulan sözde halk mahkemesine gidiyor ve çözümü orada arıyordu. Sözde bu halk mahkemesinin verdiği karara da itiraz edemiyordu. Yine PKK yöre halkının Devlete vergi vermemesini istiyor ve vergi adı altında esnaftan haraç topluyordu. Bu yörelerde iş yapacak müteahhitler ilk önce  PKK’ya  rüşvet vermek zorundaydı. Bu uygulamalardan yöre halkı hiç memnun değildi, adeta canından bezmişti.  PKK’nın korkusundan da sesini çıkaramıyordu.

PKK Devletin açılım süreci zarar görmesin diye göz yumması ile iyice azgınlaşmış Diyarbakır başta olmak üzere Van, Şırnak ve Hakkari illerinde hendekler kazarak buralar bizim demeye başlamıştı. İllerin  mülki amirleri de bu yapılanlara istemeyerek göz yummak zorunda kalmıştı. Çünkü bu çözüm sürecine kim karşı çıkıyorsa  hain ilan edilip “ siz barış istemiyorsunuz” diyerek asker- polis (Ergenekon  kumpasını hatırlayalım) görevini yapamaz hale gelmişti. Bu süreç boyunca da   muhalefet de susturulmaya çalışıldı. Sonuç ne oldu derseniz. Devletimiz  bu açılım süreci sonuncunda büyük bir hayal kırıklığına uğradı. 07 Haziran 2015 seçimlerinde Ak Partinin çoğunluğu kaybetmesi bu sürecin ülkemizin Milli dokusuna uymadığı görüldü. PKK ile müzakere olmayacağı, bu  terör örgütünün ancak ortadan kaldırılması ile ülkenin huzura kavuşacağı anlaşıldı. PKK’nın çözüm süreci evresinde,  yukarıda belirtilen ilerlerde kazılan hendekleri ortadan kaldırmak için   güvenlik güçleri ( çoğu özel harekatçı) 800 ‘e yakın şehit vererek o yöreleri PKK’dan temizledi.

Şimdi gelelim yeniden başlatılmak istenen açılım ve daha sonra Federal Sistem tartışmasına. Evet, Almanya’da eyalet sistemi var. Ancak, buralarda resmi dil ve eğitim dili Almanca ve ülkemizdeki illerde bulunan  “Özel İdare” sistemine benzer bir yapı var. Siyasi ve Hukuki yönden de merkezi yönetime bağlı bir Federal devlet.  PKK’nın istediği sistem tamamen bunun tersi. Doğu ve Güneydoğu bölgesinde (Barzani ve ABD’nin elindeki haritaya göre bu Kürt özerk bölgesi Mersin ve Artvin’i de içine alıyor.) özerk yapı oluşturalım. Resmi dil- eğitim dili Kürtçe olsun ve daha sonra  ayrı bir devlet kuralım amacı güdülüyor.

Türkiye’de kendilerine Kürt denen bir vatandaş topluluğu var. Yüzyıllardır Türk ve Kürt vatandaşlarımız iç içe yaşamış etle tırnak olmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde başlayan ve günümüze kadar gelen Kürt ayrımcılığı batının ve daha sonra ABD’nin ülkemizi bölme planlarından biridir. Her ülkede bu şekilde etnik gruplar var. Ülkemizde Kürt olarak vasıflandırılan vatandaşların aslı Türk. Kürtçenin oluşumu Farsça, Arapça ve Türkçenin karışımdan çıkmış bir dil. ( Bu konuda yıllar önce MHP’li Devlet Bakanı Prof. Dr. Abdülhalük Çay’ın “ Her Yönü İle Kürt Dosyası” araştırma  kitabından  yararlanarak  kaleme aldığım Çiğdem gazetesinde yayınlanmış  iki yazım var. Bu yazılarımı bulabilirsem bu konuda sizleri aydınlatacağım.)   Yavuz Sultan Selim, Celali isyanlarını bastırmak için Sırp veya Boşnak  asıllı Kuyucu Murat Paşayı Anadolu’ya gönderiyor. Murat paşa bu isyanı bastırmak için ne kadar Türkmen varsa hepsini kılıçtan geçiriyor. (Tarih kitaplarının yazdığına göre 40 bin, bazı kaynaklara göre de 160 bin Türkmen’i öldürüp kuyulara atıyor.)  Kürt’üm veya Arap’ım diyen yerli halk kurtuluyor. Türkmenler bu katliamdan kurtulmak için dağlara kaçıyor. Buralardan da ölüm korkusu ile eski yerlerine gidemiyorlar. Böylece buralara yerleşen Türkmen aşiretlerinin dilleri yöre dili olan Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinin karışımı Kürtçe çıkıyor. Biliyorsunuz bir yörede yaşayan bir Kürt vatandaş başka bir yöreye gittiğinde burada konuşulan Kürtçe ile anlaşamıyor. Barzani yönetiminde olan bölgede konuşulan Kürtçe ile Güneydoğu Kürtçesi de tamamen farklı. Bu iki grup da birbirleri ile tam olarak anlaşamazlar. Bu da gösteriyor ki Kürtçe yöresel bir dil ve bunu konuşanlar da ayrı etnik grup değil.  Bu konu da Yunanistan’da yaşayan Türk, Sırp, Arnavut, Boşnak, Makedon etnik grupları konusunda Yunan Devlet adamları dahil hiç kimse bu etnik grupların adlarını zikredemezler. Çünkü bunları dile getirmek Yunanistan’da büyük suç sayılıyor. (Bizdeki siyasiler Türk, Kürt, Boşnak…. deyip  maalesef 32 etnik gruptan bahsedebiliyor) Mesela Batı Trakya’da yaşayan yüz binlerce Türk’ün adı Yunan makamlarına göre Müslüman geçiyor. Yunan Hükümeti, Makedonya Cumhuriyeti’ni halen içindeki Makedon azınlıkları çağrıştırdığından tanımak istemiyor.

Yazımızın başlığındaki konuya  dönersek, 2011-2015 yıllarında denenmiş ve büyük acılarla sonuçlanmış açılım sürecini, Devleti idare edenler tarafında bir daha gündeme getirmemek gerekir. Ülkemizde yaşayan ne kadar etnik grup varsa onları, eskiden olduğu gibi  “Türk Vatandaşlığı”  kimliği ile yoğurup sonuçta, Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan vatandaşlar olarak bir bütün olmak zorundayız.

Bu konuda aşağıya aldığım Yeniçağ  Gazetesinde 11.12.2018       tarihinde yayımlanan Özcan Yeniçeri’nin “Çözüm süreçleri  arayışları” makalesini okumanız dileğiyle yazıma son veriyorum.

“Çözüm süreci” sanıldığı gibi yalnızca AK Parti iktidarının iradesiyle uygulamaya konulmuş bir proje değildi.

Türkiye’nin yeniden formatlanmasını esas alan bir projeydi. Oslo’da MİT yetkilileriyle PKK terör örgütünün önderlerini buluşturan İngiliz istihbaratı başta olmak üzere Soros, CIA ve MOSSAD unsurları ve arkasındaki devletler bu projenin gerçek sahipleriydi.

Aslına bakılırsa “Çözüm Süreci” hazırlıklarını ABD 2008 yılında başlatmıştı. Yılmaz Polat’ın “CIA Pençesinde Açılım” adlı kitabında şu satırlar yazılıdır: “Abdullah Gül, 8 Ocak 2008’de Bush’a konuk oldu. Görüşmede, Kürt sorunu üzerinde durularak siyasi çözüm tartışıldı. Beyaz Saray görüşmede PKK ve siyasi çözüm yöntemlerinin ele alındığını bildirdi.”

O zaman Irak’ta Barzani’ye kurdurulan yapının güçlendirilmesi için çözüm süreci düşünülmüştü. Bugün de Kuzey Suriye’de inşa edilen ve ABD’nin silaha boğduğu yapının yaşayabilmesi için Türkiye’de yeni bir çözüm süreci inşa edilmesi zorunlu görülmektedir.

ABD’nin PKK’nın tepesindeki üç kişinin başı için ödül koyması da bununla ilgilidir.

Bugün gelinen aşamada PKK’nın Suriye’ye yönlendirilmesi ABD için stratejik bir önceliktir. Gerilla ve terör taktikleriyle sonuç alamayan PKK’yı ABD bu kez Suriye’nin kuzeyinde inşa ettiği yapıyı devletleştirmede kullanacaktır. İnşa edilecek yeni bir çözüm süreci bunu sağlayacaktır.

1980’lı yıllarda ABD’nin gündeme getirdiği, “Türkiye himayesinde Kürdistan” senaryoları yeniden piyasaya sürülmeye çalışılıyor.

Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı İlnur Çevik, bir süre önce “Seçimlerden sonra yeniden çözüm süreci olabilir” demişti.

Bu sözlerin yaklaşan yerel seçimlerde bir yerlere verilen mesajlarla ilgili olduğu yorumu yapılmıştı. Gelişmeler bunun böyle olmadığını göstermektedir.

Nitekim AK Parti milletvekili Ravza Kavakçı’nın, “AK Parti Genel Merkez heyetimizle Alman Federal Konseyi Bundesrat’ı ziyaret ettik ve ayrıca Federal Sistem hakkında bilgi alışverişinde bulunduk”ifadeleri iktidarın yeni hazırlıklar içinde olduğunu göstermektedir.

Terör örgütü üzerinde de halkın nezdinde de hiçbir şekilde söz sahibi olmayan adamlar yine Akil kavramını kullanarak toplantı üzerine toplantı yapıyorlar.

Bu Akil insanların Norveç’in başşehri Oslo’da “yeni çözüm süreci için neler yapılabilir?” sorusuna cevap aradıkları da medyaya düştü. PKK’nın organizatörü gibi çalışan Democratic Progressive Institute Başkanı Kerim Yıldız diyor ki “Çözüm Süreci başlamak zorunda.”

Aynı delikten iki kez ısırılmak!

Önceki süreçte neler yaşanmıştı bir hatırlayalım:

*Barzani, Şivan Perver, İbrahim Tatlıses’le birlikte Diyarbakır’da “Megri-Megri” şarkıları söylendi.

*İmralı canisinin 21 Mart’ta Nevruz mesajları Diyarbakır’a toplanan kitlelere okundu.

*AK Parti kongresinde Barzani’ye “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganı atıldı.

*Terör örgütü çekildi çekiliyor, çekilecek denilerek kentlere serbestçe yerleşmesi sağlandı.

*Anlaşıldı ki ortada çözüm falan yok hendek, çukur, el yapımı bomba var.

*6-8 Ekim’de Kobani bahane edilerek olaylar patladı. Sonuçta elliyi aşkın vatandaş hayatını kaybetti.

*Korucular şehit edildi, polisler evlerinde katledildi ve çözüm süreci tarihin çöplüğüne atıldı.

Son olarak İslam tarihinden bir örnek: Bedir harbinde Ebû İzze namındaki şâir esir alınmış ve Müslümanlar aleyhine kimseyi kışkırtmayacağına ve kendisini hicvetmeyeceğine dair söz alındıktan sonra serbest bırakılmış. Fakat Ebû İzze serbest kaldıktan sonra sözünde durmamış, kışkırtma ve hicivlerine tekrar başlamış. Daha sonra Uhud harbinde yine Müslümanların eline esir düşerek tekrar serbest bırakılmasını istemiş, Peygamberimiz “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz” diye buyurmuştur.

Bu haberi okuyanlar bunları da okudu.
YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN