

Bülent Demirbaş
Rusya ile eski bir Sovyetler Birliği ülkesi olan Ukrayna’nın ilişkilerinin bozulması, 2010’lu yıllarda, Kiev yönetiminin Avrupa Birliği (AB) ile yakınlaşması üzerine başlamış. Rusya Devleti 2013 yılında kendi desteklediği devlet başkanı ‘istenmeyen adam’ ilan edilince, Kırım’ı ilhak etmişti. Geçen hafta ise Rusya, Rus nüfusunun yoğun olduğu Donbas bölgesini bahane ederek harekete geçti ve ben bu satırları yazarken çok kanlı savaş tüm hızıyla devam ediyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik kanlı işgalini tüm dünya tıpkı Körfez Savaşı zamanlarındaki gibi canlı yayında film izler gibi izliyor. Oysa Ukrayna’da milyonlarca masum ne büyük acılar ne büyük dertler yaşıyorlar. Önce sessiz bir şaşkınlık yaşayan dünya devletleri seslerini yükseltmeye ve Ukrayna’ya açıktan silah ve teçhizat dâhil destek olmaya başladılar. Bu süreçte Türkiye ise hem Rusya hem de Ukrayna ile olan askeri ve ticari ilişkileri nedeniyle, bilhassa Ukrayna’ya verilen Bayraktar SİHA, Rusya’dan alınan S-400 füze sistemleri meseleleri nedeniyle mümkün mertebe ne şiş yansın ne kebap stratejisi ile bu zorlu süreci kotarmaya çalışmakta. AKP genel başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan tam da bu satırları yazdığım anlarda “ne Rusya’dan vazgeçeriz ne de Ukrayna’dan” şeklindeki açıklamasını MGK toplantısı sonrası yaparak adeta bu tespitimi doğrulamak için zamanında hareket etmiştir. Mevcut duruma ilişkin pek çok kişi durum değerlendirme yazıları yazıyor, tartışmalar tv’lerden eksik olmuyor. Ben ilgimi daha çok Ukrayna’nın geçmişine verdim. Tabi ki kaçınılmaz olarak Ukrayna geçmişini irdelerken Osmanlı ve Rusya tarihine bağdaşık ve endeksli bir okuma yapmak zorunda kalıyorsunuz.
Ukrayna ve Rusya halkları ortak atalardan geliyorlar. Kiev Knezliği 9. yüzyılda Vikingler tarafından kurulmuş ve bu devlet Belarus, Rusya ve Ukrayna’nın ortak atası kabul ediliyor. Yaklaşık iki yüz yıl boyunca Cengiz Han’ın torunlarının yönettiği bu bölge 1477 yılında Fatih Sultan Mehmet’in “Karadeniz’i bir Osmanlı gölü haline getirme” stratejisi sonrası, Gedik Ahmet Paşa tarafından fethedildi. O tarihten itibaren Osmanlı Devleti’ne bağlı ‘Kırım Hanlığı’ olarak yaşayan devletin yönetimi ise yine Cengiz Han’ın torunları olan ‘Giray Hanedanlığı’na bırakıldı. 1477 ile 1783 arasında tam 306 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalan bölge, bu zaman aralığında defalarca Osmanlı ile Rus İmparatorluğu arasında pek çok zorlu savaşlara sahne oldu. Bölgenin kaderini değiştiren ve uzmanlarca, etkilerinin bugün bile sürdüğüne inanılan Prut Savaşı ise bunlardan en ünlü olanı. Prut Zaferi, Osmanlı için aldatıcı bir zafer kabul ediliyor. Rusya savaş sonunda barışı kabul edecektir ancak Osmanlı’nın çöküşü durdurulamayacaktır. Rusya sonunda istediğine kavuşacak ve 1783 yılında Kırım’ı topraklarına katacaktır. Osmanlı kuvvetleri, Kırım Ordusunun da desteği ile Rus birliklerini Prut Nehri kıyısında (Bugünkü Romanya topraklarında) Stanileşti kasabası yakınında çember içine alırlar. Çariçe I. Katerina da diplomasi araçlarını çalıştırarak Osmanlı’ya barış teklifinde bulunur. Yanına bütün mücevherlerini alan Katerina, bölgeye gelip Baltalı Mehmet Paşa ile görüşür. Sonunda Baltacı Mehmed Paşa ile barış anlaşması imzalanır. Sonraki yıllarda Baltacı hakkında anlaşma yapmak için buluştuğu Katerina ile ilgili doğru olmayan efsaneler yayılır. Katerina’nın Baltacı’yla görüşmesine bir sürü altın, mücevher getirdiği ve verdiği tarihçilerce kabul edilir ancak bir aşk muhabbeti söz konusu değil denilir. Onlarca insanın olduğu bir yerde zaten böyle bir şey mümkün olamayacağı görüşü hâkimdir. Osmanlı döneminde paşalar arası rekabet ve çekişme nedeniyle çıkarılan dedikodularla bir Paşanın kellesinin alınması çok sık rastlanan bir durumdur. Yıldan yıla zayıflayan Osmanlı Devleti buna mukabil sürekli güçlenen Rusya karşısında daha fazla direnemez ve bölge 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından Rusların işgaline uğrar. Bir süre Rus yanlısı Şahin Giray tarafından yönetilen bölge, 1783’te II. Katerina’nın emriyle tamamen ilhak edilir ve o tarihten sonra Rusların olur. Kırım’ın kaybedilmesi Osmanlı için adeta Büyük Tsunami gibi kabul edilir. Zira Kırım kaybedildikten sonra Osmanlı Devletinde çöküş çok hızlanır. Bugünkü Kırım Türk varlığı ile Türkiye’nin derin tarihsel bağı halen devam etmekte olup onların sorunlarına Türkiye’nin müdahale hakkı olmalıdır. Bir Osmanlı bakiyesi olarak güneyimizdeki Kuzey Kıbrıs ne ise kuzeyimizdeki Kırım da aynı öneme sahip olmalıdır. Güçlü bir Rusya’nın varlığı müdahil olma haklılığımıza mani olamamalıdır. Bu Türkiye’nin tarihsel bir yükümlülüğüdür.
Bu arada atlanmaması gereken önemli yaklaşımlardan birisi de Ukrayna tarihindeki Kuzey Karadeniz toplumlarına entegre ve/veya asimile olmuş tarihsel Türk varlığıdır. Ukrayna topraklarının bulunduğu Kuzey Karadeniz bölgesi Avrupa Hunları, Avarlar, Peçenekler, Hazarlar, Kumanlar(Kıpçaklar) gibi pek çok Türk boylarına yurtluk olmuştur. Büyük Türk Devletlerinden kabul edilen Hazar Türk Devleti de bu topraklarda hüküm sürdü. Kimi tarihçiler işte bu yüzden, ‘onca Türk varlığı buhar olmadığına göre bu bölge halkına karışmış olarak yaşamaktalar, bugün ki Kuzey Karadeniz halkları onların da torunlarıdır’ diyerek biz Türkleri de ilgilendiren ve bizi Ukrayna’ya yakın hissettiren bir görüş ortaya atmaktadırlar. Esasında tarihsel gerçekler ışığında değerlendirildiğinde hiç de yabana atılacak bir iddia gibi durmamakta, dikkatlerimizi daha fazla bu bölgeye celp etmekte, hatta bu iddia Ukrayna halkına karşı daha fazla yakınlık hissettirebilmektedir.
İmparatorlular devrinin bittiği 20. Yüzyıl başlarında 1917 yılındaki Rus Devrimi’nin ardından, Ukrayna Halk Cumhuriyeti kurulur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Ukrayna’nın batı kısmı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ile birleşir ve tüm ülke Sovyetler Birliği’nin bir parçası olur. Rusya ve Ukrayna’nın tarihi ile kültürü iç içe geçmiş durumda. İki ülke de Ortodoks Hıristiyan. Aynı zamanda Ukrayna, birçok Rus tarafından uluslarının ‘küçük kardeşi’ olarak görülüyor. Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 1991 yılında da yeniden bağımsızlığını kazanır ancak bugüne kadar süren ‘Avrupa- Rusya’ kavgasının arasında kalmayı sürdürür. Bölgede, sıcak denizlere inme idealini hiçbir zaman kaybetmeyen ve Karadeniz hâkimiyetine büyük önem veren Ruslar buradan asla vazgeçmezler. Rusya için Ukrayna güneye yönelik adeta bir soluk borusu kadar hayati önemdedir. O yüzden Rusya Devlet başkanı Putin, Ukrayna devleti fikrini en başından beri adeta bir ‘tarihsel kurgu’ olarak kabul ediyor ve Ukrayna’nın devlet olmasının aslında Bolşevik SSCB’nin kurucu lideri Vladimir Lenin’in bir ‘icadı’ olduğunu iddia ederek Ukrayna’yı yok sayıyor ve küçümsüyor. Ancak beklemediği kadar sert ve inançlı bir direnişle, ölümüne bir vatan savunması ile karşılaşan Putin Ukrayna’da evdeki hesabın çarşıya uymadığını çok acı bir tecrübe ile görmekte. Umarım Ukrayna bu haklı savaşını zaferle taçlandırır ve bağımsızlığını kaybetmez. Ancak araştırdığımda hakikaten de modern Ukrayna’nın kuruluşu ile ilgili Putin’i kısmen haklı çıkartan bazı bilgilere rastladım. Tarihi kayıtlar ‘Modern Ukrayna’nın’ Rusya tarafından, daha doğrusu eski Bolşevik ve komünist Rusya olan SSCB tarafından yaratılmış olduğunu gösteriyor. Bu süreç 1917 devriminden hemen sonra başlamış ve Lenin ile Bolşevik devrimin liderleri Ukrayna’nın devletleşmesini sağlamışlar, Rusya’nın tarihi topraklarını bölerek bir devlet yaratmışlar. Bunun stratejik nedenleri ayrı bir araştırma konusu olarak incelenebilir. Ancak diğer açıdan da devlet olma tecrübe ve bilinci Ukrayna topraklarında yukarıda anlattığım Kiev Knezliği sebebiyle daha eskidir. Zira bu devlet Rus Devletinden de önce kurulmuş ve hatta kimi tarihçilere göre bugünkü Ruslara ‘Rus’ isminin verilmesi de Ukrayna topraklarında kurulan Kiev Knezliği sayesinde olmuş. Bu durumu bugünkü modern Ukrayna’nın tarihsel geçmişi olarak ele aldığımızda bu bakış açısıyla da Putin haksız çıkmaktadır. Lakin hakikat olan şudur ki, modern Ukrayna halkı da ayrı bir devlet olmayı ayrı bir millet olma ideali ile de kanıksayarak Rusya’dan hem bedenen hem de ruhen tamamen kopmuşlar. Keza hâlihazırda şu süre giden savaş da bunun en büyük ispatıdır zaten.
Ukrayna savaşını takip ederken Türkiye’de bizler bilhassa ve hassaten Kırım bölgesine de dikkat kesiliyoruz. Zira oradaki Kırım Türklerinin varlığı bir gerçektir, onlar biziz, biz onlarız. Oradaki Kırım Türkleri öz be öz kardeşlerimizdir. Evvela onların Allah yar ve yardımcısı olsun, sonra da Türkiye olsun, ümit ederim! Ünlü Kırım Türklerinden Türkçülük Ülküsünün fikir öderlerinden Gaspıralı İsmail’in bir sözü ile yazıyı kapatalım;
“Tatar olmadığımız halde, nasıl Tatar olalım? Türkçe olan lügat ve dilimize niçik (nasıl) değildir diyelim?”
Av. Bülent DEMİRBAŞ









