

Yıl 1987 Bayburt’un Arpalı Kasabası. İlkokul öğretmenlik yıllarımda Aralık ayının en şiddetli soğuklarının yaşandığı, kar kalınlığının ise yarım metreyi bulduğu bir gündü. 16 Aralık sabahı, eşimin binanın alt katındaki PTT bürosuna telefona çağrılması ve babasının ölüm haberini alıp şoke olması, feryatla kaldığımız lojmana girmesi, çocukları da beni de adeta dondurmuştu.
Üç gündür rahatsızlığımdan dolayı hasta yatmış ve dışarı çıkamamıştım. Acı haberin geldiğinde okula gitmek için hazırlık yapmaktaydım.
Çocuklarımı, öğretmen arkadaşların annelerine emanet edip, Arpalı’dan Bayburt’a geldik. Aşkale’ye giden otobüslerden birine binerek öğle sıraları Aşkale’ye ulaştık.
Kayseri’ye gidecek otobüsü sorduğumuzda, yazıhanedeki sahtekâr görevli saat 16.30’da kalkacak otobüs için 14.00 otobüsünde yer var diye bize bilet kesti.
Dışarısı ayaz, yazıhanede bir soba yanıyor. Üşüyoruz. Sobanın yanında zaman geçmesini ve otobüsün gelmesini dört gözle bekliyoruz. Sobadan sıcak geliyor ama sırtımız sanki buz tutuyordu.
Saatler geçiyor otobüs gelmiyordu, rahatsızlığım devam ediyordu. Eşimin acı çekişi, soğuktan titreyişi, gözyaşlarını silişi beni kahrediyordu.
Üç saate yakın bekledikten sonra eski bir otobüse bizi bindirdiler. Otobüsün kaloriferinin yanmayışı, bizim çektiğimiz acıları artırıyor, sabrediyor ve Allah’a dua ediyorduk.
Kayınbaba, benimle adeta damat gibi değil de, bir arkadaş gibi olan ve benimle dertleşen, benimle bağ ve bahçede çalışan, bakkal Osman’ın (kayın babamın) ölmesini bir türlü kabullenmek istemiyorduk. Bir an önce Mucur’a ulaşmak hedefimizdi.
Nihayet otobüs bizi Kayseri terminaline sabah saat 03.30’da indirdi. Sabahın ayazı, bizleri titretiyor, dişlerimizin birbirine vurmasını engelleyemiyordu.
Nihayet bir Malatya otobüsü durdu. Otobüs şoförüne duruma anlattım. Bizi otobüse aldı. Arka sıralarda iki kişilik yere muavin uzanmış yatıyordu. Kalkmak zorunda kalınca bozuldu. Bizden Mucur’a iki misli para istedi. Şoföre durumu ilettik. Muavini yanına çağırarak muavini fırçaladı. Mucur’a yaklaşırken ineceğimiz yeri muavine söylememize rağmen, şoförün yanına gittiği halde söylememiş. İnmemiz gereken yerden en az 300 metre kadar uzak bir yerde inmek zorunda kalmıştık.
Muavinin yaptığı adilik, ayrıca sıkıntımıza biraz daha tuz biber ekmiş oldu.
Tabi cenazeye yetişememiştik. 3 gün kadar Mucur’da kalıp tekrar Bayburt’a dönmek gerekiyordu.
Kayseri’den otobüse binip gece yola çıktık. Erzincan yakınlarındaki Sakal Tutan ve Kızıldağ mevkilerindeki fırtına ve yolların geçit vermemesi anlatılacak gibi değildi. Şiddetli fırtına iki metre önümüzü görmemizi engelliyordu. Çoğu araçlar, yol kenarındaki karayollarına ait yerlere çekilmişler, fırtınanın geçmesini bekliyorlardı.
Otobüs şoförünün tecrübeli oluşu ve cesareti sayesinde ağır ağır yol alıyorduk. Şoför, kafasını ön cama dayayıp yolu takip etmeye çalışıyordu.
Otobüsün önündeki greyder yolu açıyor, açılan yerleri de fırtına anında kapatıyordu.
O an fırtınada kalan insanların çektiği çileleri, acımasız kışla yapılan mücadeleyi takdir etmemek elde değildi.
Sıkıntılı uzun bir yolculuktan sonra Aşkale’ye varmıştık. Aşkale terminalinde sobanın yanında titrerken, Ankara’dan gelen yolcu otobüsünden kısa kollu beyaz gömlekli muavinin sanki Ağustos ayındaymış gibi otobüsten inmesi, bagajları teslim etmesi, soğuktan hiç de etkilenmemesi dikkatimizi çekmişti.
Aşkale’den Bayburt’a, oradan da Arpalı kasabasına ulaşmamız hayli zor ve uzun olmuştu.
Bizim yolculuğumuzda, dört çocuğuma bir abla, bir anne gibi bakan, onlarla ilgilenen ve çocuklarıma sevgilerini gösteren bayan öğretmen arkadaşlara ve annelerine sonsuz minnettarlığımı bildirmek boynumun borcu olmuştu.
Hayatın bir mücadele olduğunu, azimle, sabırla problemlerin üzerine gidilmesi gerektiğini, yaşadığımız hayat bize öğretmişti.
Sıkıntıları ve acıları görmeyen, bu yaşanmış olayları yaşamayanlara, bu anlatılanlar bir masal gibi geleceğine eminim.









