“…VE ADI DA MUSTAFA KEMAL’DİR ONUN.” 

16 Mart 2018
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz
“…VE ADI DA MUSTAFA KEMAL’DİR ONUN.” 

Birinci Dünya Savaşı boyunca doğudaki bu manzaraya karşı Çanakkale Cephesi’nde Türk gücü ve vatanseverliği “Anlaşma Devletleri”ni yener. İstanbul kurtulurken Irak Cephesi’nde Türk kuvvetleri Kut-ül Amare’yi boşaltmak zorunda kalır. Bağdat İngilizlerin eline düşer. Filistin Cephelerine yine Almanların kışkırtmasıyla ile giren Türk Birlikleri çekilmek durumunda kalır.

Tüm bu cephelerde iç açıcı olmayan manzaraya karşı savaş bir cephede, Çanakkale’de başka türlü seyretmektedir. İtilaf Devletleri orduları dalgalar halinde gelip Gelibolu istihkâmları’nın eşiğinde ölecek ancak tek bir kilidi bile söküp atamayacaktır. Tüm bu Türk birliklerinin başında genç bir albay canla başla savaşmaktadır,

“…VE ADI DA MUSTAFA KEMAL’DİR ONUN.”

  1. Yüzyılın sonlarına doğru Almanya’nın çok güçlü bir devlet olarak ortaya çıkışı, dünyadaki güç dengelerini altüst etmiştir. Bu durum, İngiliz ve Fransız çıkarlarını Alman çıkarları ile karşı karşıya getirir. Almanya ile Rusya arasındaki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise, içinde barındırdığı Slavlar nedeni ile Balkanlarda Rus çıkarlarına karşı tavır koyar. Rusya ile Avusturya-Macaristan arasındaki anlaşmazlıkta Almanya, Ruslar’ın Balkanlar’daki nüfuzunu kırmak ve Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini kolaylaştırmak için Rusya’nın karşısında olur. Bunun üzerine Rusya, İngiltere ve Fransa’nın politikasına yaklaşır. 20. Yüzyıl’ın başlarında büyük devletler böylece kesin ve keskin bir çıkar gruplaşmasının içine girer. Eşitsiz gelişim ve bunun üzerinde yükselen gruplaşmalar dengelenmediği ve buna engel olunamadığı için, dünyayı ve insanlığı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen korkunç süreç de böylece başlar.

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahdının Saraybosna’da öldürülmesi, bu savaşa neden gibi gösterilse de, bu artık işin bahanesidir. Kartlar açılmış, Avrupa’nın büyük devletleri peş peşe birbirlerine savaş ilân etmeye başlamıştır.

Rusya, Fransa ve İngiltere bu savaşta “Anlaşma” devletlerini oluştururken, Almanya ve Avusturya-Macaristan “Bağlaşma” devletleri içinde yer alır. Dünya toz-dumandır. Başlangıçta Almanya’nın safında yer alan İtalya, bir süre savaşı izler. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin oluşturduğu “bağlaşma” devletleri içine katılır.

 Enver Paşa’nın “Turan” hülyası

İnsanlık, o güne kadar görmediği bir felâketle Birinci Dünya Savaşı’nın içindedir artık… 1914 Ağustos’unda “Avrupa savaşı” niteliği kazanan savaş, Osmanlı Hükümeti’nce soğukkanlı karşılanır. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin oluşturduğu anlaşma devletleri, Osmanlı’nın bu savaşta devre dışı kalmasını istemektedir. Özellikle de İngiltere Ortadoğu yolunun güvenliği açısından buna şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Hatta Osmanlı’ya savaşa girmemesi karşılığında yardım yapmaya ve “kapitülâsyonlar”ı kaldırmaya hazır olduklarını belirtirler.

Ancak “Balkan Savaşları”ndan sonra memleketin yönetimine hâkim olan İttihat ve Terakki’nin güçlü adamı Harbiye Nazırı Enver Paşa, bu savaşta Almanlar’ın galip geleceğini, Ruslar’ın yenileceğini, tam da bu fırsatta Kafkaslar ve İran üzerinden Orta Asya’ya geçilerek büyük bir “Turan İmparatorluğu” kurulacağını düşlemektedir.

Enver Paşa’nın bu hülyası ile Alman çıkarları görünüşte aynı paralellik arz etmekte ve Almanlar Enver Paşa’yı kışkırtmaktadır. Almanlar’a göre, Osmanlı savaşa girerse yeni cepheler açılmış olacak, böylece Almanlar’ın yükü azalacak ve işleri kolaylaşacaktır. Enver Paşa “Turan”  hülyası ile Almanya’nın yanında Osmanlı’yı savaşa zorlarken anlaşma devletleri tam bu sırada Osmanlı’nın savaşa girmemesi karşılığında tek taraflı olarak kapitülâsyonları kaldırır. Ne var ki Enver Paşa Almanlar’la gizlice anlaşır.

Ülkeyi bu büyük yangına sokan “Turan hülyasının serüvencileri”, sadrazam Sait Halim ve kilit kişilikleriyle Talat ve Enver Paşalar Alman elçisi Von Wangenhaim ile sürdürülen görüşmelere Babıâli’nin ve de sultan V. Mehmet’in rızasını da alarak katılmışlardır. 1878’de Rusya’ya terkedilmiş Doğu Anadolu illeri, Ege ve Akdeniz Adaları, Trablusgarp, Rumeli’nin zengin topraklarını kazanmak, Kafkas ötesi ve Orta Asya’da ecdattan kalma toprakları yeniden fethetmek, aynı anda da bazı batılı güçlerin üzerlerindeki siyasi ve mali boyunduruğu kırmak için çıkış yolu olarak “savaş” görülür Akdeniz sularında seyreden Alman donanmasının Goeben ve Breslau zırhlıları Afrika’daki Fransız üslerini bombardıman ettikten sonra Osmanlı sularına sığınır. İngiltere bu iki geminin gözaltına alınmasını hatırlattığında da İstanbul Hükümeti bu iki donanmayı “Yavuz Sultan Selim” ve “Midilli” adıyla kendi donanmasına kattığını bildirir.

İngiliz donanmasınca Karadeniz’de kovalanan ve Osmanlı Devleti’ne sığınan iki Alman savaş gemisi satın alınmıştır. Bu iki Alman savaş gemisi yine Enver Paşa’nın gizli bir talimatıyla 29 Ekim 1914’te Karadeniz’e açılır. Enver Paşa ve Almanlar arasındaki bu senaryo artık Osmanlı Devleti’ni savaşın içine atmış, Kasım 1914’te Osmanlı savaşa tutuşmuştur bile…

ÜNLÜ SARIKAMIŞ FELAKETİ

Osmanlı’nın savaşa girişi Almanların iştahını artırır. Osmanlı İmparatorluğu ateş açarsa Ruslar birliklerini Kafkasya’ya kaydıracak, İngiltere Süveyş kanalıyla Mısır’ı korumanın peşine düşecek batı cephesi üzerindeki baskı azalacaktır. 21 Ekim’den başlayarak ilk Alman altın kasaları İstanbul’a ulaştığında hemen ertesi gün 22 Ekim’de Enver Paşa Karadeniz’deki Rus limanlarına saldırı emri verir. Ok yaydan çıkmıştır. Rus limanlarını Odessa, Sivastopel ve Novorossisk’i topa tutmaya başlamıştır. Çarlık Rusyası’na 2 Kasım’da savaş ilan etmek düşer. Sultan V.Mehmetbedence ve malca cihada katılmayı en yüce din görevi olarak Osmanlı uyruğundan olsun olmasın bütün müminlere buyruk” salar. 1914 Aralık’ının ortalarında bizzat Enver Paşa başkomutan rütbesiyle Kars, Ardahan ve Batum illerini yeniden fethetmek için Rus hedeflerine saldırıya geçtiğinde ünlü Sarıkamış felaketiyle sarsılır. Askerler kara gömülmüş, soğuktan donmuş, salgın hastalıklar yayılmış birkaç hafta içinde de bütün ordu yok olup gitmiştir.

ÇANAKKALE CEPHESİ BİR BAŞKA…

Tüm bu cephelerde iç açıcı olmayan manzaraya karşı savaş bir cephede, Çanakkale’de başka türlü seyretmektedir. İtilaf devletleri orduları dalgalar halinde gelip Gelibolu istihkâmlarının eşiğinde ölecek ancak tek bir kilidi bile söküp atamayacaktır. Tüm bu Türk birliklerinin başında genç bir albay canla başla savaşmaktadır ve adı da Mustafa Kemal’dir onun.

Birinci Dünya Savaşı’nın daha başlangıcında güçlü İngiliz ve Fransız donanması Çanakkale Boğazından geçerek başkent İstanbul’u bombardıman tehditi altında baskıya alarak Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakma planı böylece yenilgiyle sonuçlanıyor birleşik donanmanın Marmara’ya girişine izin verilmiyor, çileden çıkan İngiliz ve Fransızlar Avusturalya ve Yeni Zelanda askerleri ile takviye ettikleri birlikler ile Gelibolu yarımadasına zorlarken dünya tarihinin en kanlı savaşlarından birini başlatmış oluyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı boyunca doğudaki bu manzaraya karşı Çanakkale Cephesi’nde Türk gücü ve vatanseverliği anlaşma devletlerini yener. İstanbul kurtulurken Irak Cephesi’nde Türk kuvvetleri Kut-ül Amare’yi boşaltmak zorunda kalır. Bağdat İngilizlerin eline düşer. Filistin Cephelerine yine Almanların kışkırtmasıyla ile giren Türk Birlikleri çekilmek durumunda kalır. Almanya’nın çok gelişkin sanayiine rağmen İngilizler ’in denizlere egemen olması nedeniyle dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkileri kesilir. Henüz tarafsız olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz ve Fransızlara yoğun silah satışında bulunur. İngiliz ve Fransızlara savaş malzemesi taşıyan Amerikan gemilerinin birçoğu batırılır. Artık Amerika Birleşik Devletleri anlaşma devletlerinin yanında savaşın içindedir.

Genç, dinç ve güçlü Amerika Birleşik Devletleri Batı Avrupa cephelerine birlikler akıtmaktadır. Rusya’nın 1918 başlarında savaştan çekilmesi durumu değiştirmez. Batı cephesinde iyice güçlenen anlaşma devletleri Almanları geri atarken Osmanlı Devleti’nin güney cephelerini de çökertmiştir. Bozguna uğrayan Almanya’da artık iç ayaklanmalar başlar. Savaş 1918’de anlaşma devletlerinin üstünlüğü ile sonuçlanır.

 ANADOLU’NUN PAYLAŞIMI MASADA

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde dört imparatorluktan ikisi çöker ve parçalanırken diğer iki imparatorluk ta hem nitelik değiştirmiş, hem de ufalmıştır.

Bir “uluslar mozaiği” olan Osmanlı, “ulusal devrimler çağı”nın karşı konamaz ateşiyle karşılaşıyor, imparatorluğun yapısı içindeki birimlerde dağılma sürecine giriyordu ki, bu tarihi gelişim süreci içinde kapitalizm ve Burjuva Devrimlerinin Osmanlı İmparatorluk yapısını ulusal devletlere bölerek parçalamasından başka bir şey değildi.

Osmanlı İmparatorluğu sadece savaşı yitirmemiş, itilaf devletlerinin işgaline boyun eğerek kâğıt üzerinde “bağımsız devlet” olmuş, Talat, Cemal ve Enver Paşalar halktan yakalarını kurtarmak için Alman gemisi ile Odessa’ya oradan da Berlin’e geçer. Savaş alanlarında ölmüş yüzbinlerce asker can alıcı salgın hastalıklar, kıtlıklar, karaborsa ve sefaletin tüm öfkesi Enver Paşa’nın başında bulunduğu İttihat ve Terakki’nin yöneticilerini hedef alır. Giderek sarayla iç içe olan İttihat ve Terakki Partisi’nden doğan boşluğu yine saraya yakın ve sonradan ulusal direncin karşısında saf tutacak “Hürriyet ve İtilaf Partisi” doldurmaya başlar.

ANADOLU’DA SON TÜRK VARLIĞI BİLE RİSK ALTINDA

Birinci Dünya Savaşı’nın sonu bırakın Osmanlı sınırlarını, Anadolu’da son Türk varlığının kalmasını bile riske atmıştır. Barış anlaşması imzalanıncaya kadar silâhların susması demek olan ateşkes anlaşmaları resmen dayatmadır. Eğer barış sağlanamazsa anlaşma bozulacak ve savaş yeniden başlayacaktır. Anlaşma devletleri artık tepeden buyruklar yağdırmaktadır. Adı ateşkes anlaşması (!) olan anlaşma resmen dünyanın paylaşılmasıdır.

30 Ekim 1919 günü bu ağır koşullarda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını tümden sınırlamış, anlaşma devletlerine istedikleri yeri işgal edebilecekleri hükümleri konmuş, memleketin bütün haberleşmesi anlaşma devletlerinin kontrolüne girmiş, doğudaki altı ilde Ermenistan’ın konuşlandırılmasının kapıları aralanmıştır. Memleketin limanlarından da anlaşma devletlerinin yararlanabileceği hükümleriyle de yetinilmemiş, Osmanlı’ya asayişi sağlayacak biraz asker dışında ordularının terhis etmesi dayatılmıştır.

Anlaşma Devletleri bir yandan Boğazları işgal ederken bir yandan da İstanbul’da karargâh kurarak Osmanlı Hükümeti’ni etki altına almış, Anadolu’yu paylaşma plânlarını yürürlüğe koymuştur. İngiliz, İtalyan, Ermeni, Yunanlıların fiilî işgallerine, ya da işgal plânlarını muhatap olan Anadolu halkını zor günler beklemektedir.

 YUNAN İZMİR’E ÇIKIYOR

Ocak 1919’da 27 devletin katıldığı Paris’teki konferans anlaşma devletleri arasındaki paylaşımdan kaynaklanan çıkar çatışmalarını su yüzüne çıkarır. Anadolu’nun paylaşımı üzerinde çıkar çatışmalarının yaşandığı bu konferansta İngilizler Akdeniz kesimiyle Batı Anadolu’nun İtalya gibi güçlü bir devlete verilmesini kendi çıkarları açısından uygun görmez. Bu iş için İngiltere’nin etkisi altında bulunacak bir güçsüz devlet aranmaktadır. İşte bu noktada Yunanistan İngiltere’nin kafasında tam bir biçilmiş kaftandır. Konferansta Mondros Ateşkes Anlaşması’nın yedinci maddesinin uygulanması bu anlayışa uygun olarak anlaşma devletleri adına Yunanistan’a bırakıldı.

Tam 1500 oturumun yapıldığı ve 58 başlık altında süren Paris Konferansında yenilen devletlerin temsilci bulunduramayacağı kararı da olduğundan Türkiye bu konferansta temsil bile edilmez.

15 Mayıs 1919 günü İngiliz ve Fransız savaş gemileri ile desteklenen Yunanlılar İzmir’e asker çıkartır. Bu da yetmiyormuş gibi anlaşma devletleri ile gizli ilişkiler kuran azınlıklar Anadolu’daki Türk varlığının tümüyle ortadan kaldırılması için içeride yoğun isyanlar geliştirmeye başlar.

 İNGİLİZ KONTROLÜNDEKİ SARAY

Buna rağmen baş gösteren ulusal direnişler düzensiz, yetersiz, ufak boyutlu ve sonucu belirsiz bir karakter taşımakla birlikte sonradan gelişecek Ulusal Kurtuluş Savaşı’na ve yeni tipte bir Türk devletinin yaratılmasına ruh veren özü de içinde taşır. Anadolu’da işgallere karşı gelişen hoşnutsuzluk Osmanlı Hükümeti’nce geçici görülüyor, Osmanlı Hükümeti değil direnmek, her şeylerini ve kaderlerini İngilizlere teslim etmiş bulunuyordu.

YENİ BİR TÜRK DEVLETİ YARATARAK KURTULUŞ YOLU

Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın savaşa girmemesini savunan, bu yüzden Enver Paşa’nın başını çektiği İttihatçı asker kadro ile ters düşen Mustafa Kemal Paşa bir yandan yeni görevlere gelen arkadaşları ile bir yandan çok yakın asker çevresi ile görüşüp “ateşkes anlaşması hükümlerine uyulmaması, orduların terhis edilmemesi” gerektiğini tavsiye etmektedir. Askerî başarılarından dolayı çevresinde dürüst ve ünlü bir kişi olarak tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın anlaşma devletlerinin karargâh kurduğu İstanbul’da direnme yanlısı tutumu doğal olarak son derece tehlikeliydi ve durum ciddiydi. İstanbul Hükümeti’nin ve Padişah Vahdettin’in İngilizlerde çözüm arayan tutumu karşısında Mustafa Kemal Paşa daha o günlerde “yeni bir Türk Devleti yaratarak” kurtuluşu bu yolla sağlamayı benimsemiştir.

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com