KIRŞEHİR’DE HER 4 KİŞİDEN 1’İ ARABA SAHİBİ

16 Kasım 2015
0 Yorum Yapıldı Yorum Yaz

serap 5Geçen hafta TÜİK verilerinden hareketle Kırşehir’deki araç sayısının 60 bine yaklaştığını öğrendik. Bu rakamı nüfusla oranladığımızda ilimizdeki her 4 kişiden 1’inin araç sahibi olduğu görülüyordu.

Elbette bu düz mantık tam olarak net verileri yansıtmıyor ama durumun genel bir fotoğrafını verdiği açık. Bu rakamın pek çok anlamı var. Kentin gelir düzeyi ve tüketim öncelikleri hakkında fikir verdiği gibi gelecekte yaşanması muhtemel park sorunu, trafik yoğunluğu ve trafik kaynaklı araçların yaratacağı gürültü kirliliği ve hava kirliliğinde egzos gazının payının artması gibi olumsuzlukları da haber veriyor.

Özellikle kent içi araç trafiği yoğunluğu, küresel etkiler yanı sıra ulusal politikalarla da bağlantılı olduğundan, yerel ve bir kente ait politikalarla sorunun çözülmesi zordur. Ama sosyo-ekonomik süreçleri izleyerek, hizmette soruna yol açabilecek alanları önceden saptamak ve çözüm alternatifleri oluşturmak da yönetimlerin görevidir.

Tüketim toplumunda “araç sahipliği”, “itibar göstergesi” olarak büyük önem taşıdığı gibi “hız”, “özgürlük”, “ulaşım sorunlarına çözüm” sunmak gibi açılardan da önemli olduğundan, trafikteki araç sayısı sürekli olarak artıyor.

Araç sahibi olmanın bu “duygusal tatmin” yönü, bana bir önemli edebiyat eserini anımsatıyor. 1896 doğumlu Avusturyalı yazar Vicki Baumm’un kendisini dünya çapında üne kavuşturan ve filme de çekilen bu ilk romanı “Büyük Otel”de, çok az ömrü kaldığını öğrenen dar gelirli muhasebeci Kringelain’in son günlerini pahalı bir otelde ve önceden tatmadığı uç zevklerle geçirme girişimini anlatıyor.

Kringelain’ın yaşamı duyumsama denemelerinden biri de o dönemde pek çok kimsenin henüz binmediği, otomobile binmesi ve hız ibresinin 60-70 derken nihayet 118’i gördüğü “tehlikeli” hız denemesidir. (Baum, Wıckı (1966), Büyük Otel, Çev. Adnan Cemgil, Güven Yay., Şaheser Eserler, İstanbul, s.205) Bugün hız ibrelerinin bu rakamın çok üzerine çıkabildiğini biliyoruz. Ancak çarpık büyüyen kentlerimizde, planlı gerçekleştiremediğimiz yol ve yerleşim planlarımızla çoğu kez 40-70 kilometre hızı aşamadığımızı da gözlemliyoruz.

Elbette “ölüme yazgılı muhasebecinin” otomobilden aldığı haz bize uzak; onun döneminde “çılgınca bir arzuya” dayanan özlem, bizim için gündelik ve sıradan bir “gereksinim”. Örneğin aracın kalkışını yazar şöyle anlatıyor: “Birden bire şiddetli bir sarsıntı oldu; öyle ki, kafasının derisi buruştu bu sarsıntıdan… gittikçe soğuk, gittikçe daha sert ve insanın yüzüne yumruk gibi inen bir hava akımıyla başladı… Sabah, gittikçe artan bir hızla otomobilin içine dolmaktaydı.” s.201

Bu teknolojik “özgürlüğün” yarattığı “bağımlılık” ise işin başka bir ironik yönü. Rüştünü kazanan hemen her genç, “araç sahibi” olarak bu durumunu onaylatmaya çalışıyor; evin beyi kendi sağlığına göstermediği dikkat ve özeni aracına ve onu “yenilemeye” ayırabiliyor; iş yoğunluğunun artması ise “yükünü devredeceği eşine araç alarak” adaleti sağlama yoluna gitmesine neden oluyor.

Oysa Avrupa’da kentsel yaşamın ana ilkelerini vurgulayan Avrupa Kentsel Şartı, kent içi ulaşım konusunda araç önceliğini reddeden bir yaklaşıma sahiptir ve

* Özellikle özel araçlarla, seyahat hacminin azaltılması gerekliliğini,

* Dolaşımın, yaşanabilir bir kent oluşturmaya yönelik bir biçimde düzenlenerek çeşitli ulaşım alternatiflerine izin verilmesi zorunluluğunu,

* Sokağın sosyal bir arena olarak algılanması yönüyle yayaların unutulmamasını ve

* Bütün bu ilkelerin gerçekleştirilebilmesi için sürekli bir eğitim ve öğretim çabası gerekliliğini vurgular.

Özetle, Avrupa modelini örnek alıyorsak “Kentsel Şart”ın ilkelerini de dikkate almalı; araç sahipliği konusuna mesafeli yaklaşmalıyız.

YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN

HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com