

Yıl 1919 ufukta bir gemi var. Bu gemi neden böyle ağır geliyor. Yoksa yükü mü ağır?
Bu gemi inanç yüklü, güç yüklü. Bu gemi de Mustafa Kemal var. Ülkesini ve dünyayı ayağa kaldıran adam.
Bu gün Atatürk’ün meclislerinden birini anlatacağım. Atatürk Kurtuluş Savaşında daha güvenli olsun diye Ankara’yı başkent yaptı. Ama nasıl bir Ankara?
” İstasyon, sonra bataklık, sonra mezarlık ve derme çatma Karaoğlandan sonra yangın yeri. Onun sonunda da kerpiçten ve hımışdan kaldırımsız veya arnavut kaldırımlı eğri büğrü sokaklı bir köy… işte Ankara bu idi.
Hep sıkılıyorduk. Atatürk de öyle. Fakat yeni başkent fikrini yerleştirmek, gözleri İstanbul’dan ayırmak için bozkırda sürgün ömrü geçiriyordu. Biz onun evine gitmekle biraz avunuyorduk. Çankaya’da avlusu havuzlu, ortanca bir yazlıkta oturuyordu. Tek cazibesi Atatürk’ün meclisi, konuşmaları, hayatiyeti ve yaratma iradesi idi.
Atatürk de bıkar, ara sıra arkadaşlarına gitmek isterdi. Bir akşam Lazistan milletvekili Rahmetli Rauf’un evinde idik. Küçük bir odada iki de bir pompalanan lüks lambası altında ve kızması ile soğuması bir olan sac sobanın karşısında masa etrafın da toplanmıştık. Hizmetçiler koşup:
-‐ Paşa hazretleri geliyor deyince rahmetli Rauf bu odaya sığamıyacağımızı bildiklerinden
‐‐ Çabuk sobayı öteki odaya götürün! dedi. Sac soba gaz sandıkları üstüne konmuştu. Borusu dosdoğru duvar deliğine giriyordu. İki hizmetçi mangal taşıyormuş gibi gaz sandıkları üstündeki sobayı öteki odaya geçirdiler. Mustafa Kemal Paşa da dar, karışık ve karanlık merdivenlerden henüz çıkmıştı. Hiç biribirine benzemeyen bardak, kadeh ve kahve fincanları ortaya çıkarıldı. Masanın üstü bir kaç değişik bezle örtülmüştü.
Başkent’te devlet reisi ve arkadaşları iki de bir ‐‐Ahmet lambayı pompala sesi duyuluyordu. Sonra genç kahraman yeni Türkiye hayallerini anlatmaya başlıyordu. Yavaş yavaş tahta peykeler üstündeki esrarkeşler rüyası ile sarıldığımızı hissediyorduk. Masa bir cennet sofrasına dönüyor. Lamba bir güneşi andırıyor, oda bir saray parçası havası içine giriyor, ” gelecek” o zaman ki Ankara’da bir serap gibi bile görünmeyen” gelecek” gözlerimizde canlanıyor, bir eski masalda ki peri kızı gibi, atlı akıncıların hemen hemen nal seslerini duyer gibi oluyorduk. Bütün gün içimizde yavaş yavaş, birer birer bütün ölmüşler diriliyorlardı.
Bir inanmışın iradesi nasıl mucizeler yaratıcısıdır. Onu biz en çok tozunda boğulduğumuz, çamuruna saplandığımız, kaldıŕımsız, ışıksız, yuvasız, bahçesiz bomboş Ankara’nın o günlerinde ve gecelerinde görmüşüzdür.
Türk dili ve Türk tarihi meseleleri, onun sofrasında tam bir fakültelik zaman tutmuş olduğunu tahmin ediyorum. Tebeşirli kara tahta karşısında idi. Bakanlar, profesörler, milletvekilleri hep o tahtaya kalkmışızdır. Ondan başka hepimiz yorulur ve doğrusu biraz da usanırdık.
Savaş ve devrim günlerinde, meseleler konuşulduğu sırada hiç içmez veya çok az içerdi. Ne askerliğinde, ne de sivil hayatında geç kalmak, hatta sabaha kadar kalmak onu vazifesinden alıkoymamıştır. Kendisinde bir zaaf ve laübalilik sezilmesine karşı pek titiz ve edepli idi.”
Ülkemizin her bir köşesini düşmanlardan temizleyip, içine, yollar, köprüler, okullar, fabrikalar, hastaneler açıp yeni Türkiyemizi yaşanacak, örnek ülkeler haline getirmiştir. Bütün ömrünün her saatini ülkemizi yaşanır hale getirmek için çalışmış, 57 yaş gibi genç bir yaşta aramızdan ayrılmıştır. Yaşasaydı kimbilir daha neler yapardı. İşte siz böyle bir Atatürk’ün torunlarısınız. Atatürk gençliğe güvenmiş. Size seslenmiş. Ey Türk Gençliği diye. Demek ki ülkemizi bu keşmekeşten kurtarmak da size düşüyor. Bu güç ” Damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur”
İyi ki doğmuşsun Atam. İyi ki bizim Atatürk’ümüzsün. Doğum günün kutlu olsun. Ruhun şad, mekanın cennet olsun. Saygıyla, sevgiyle ve rahmetle anıyorum.
Bayramımız Kutlu Olsun Gençler. Vatan sizden çok şey bekler.
Yararlandığım kaynak Çankaya Falih Rıfkı Atay









