

Emine İnce
9 Eylül İZMİR’İN KURTULUŞU
Zafer yüruyüşünü bitiriyoruz. Arkadaslarımın gür sesleriyle söylediği burası da asvalt değil Halil’im aman da Bites yalısı, yüreğime ateş saldı, aman kurşun yarası.
Şarkılar, türküler söyleyerek Belkahve’ye geldik. Hepimiz çoçuklar gibi şendik. On beş günlük yürüyüşü tamamlamanın gururunu yaşıyoruz. ( 8 Eylül ) çadırlarımızı kurup yemeklerimizi yedik. Sabah tertemiz gitmek için sanırım itfaiyenin binasında duslarımızı alıp çadırlarımıza çekildik. Sabahın olmasını dört gözle bekliyoruz.
Sabah çadırları toplayıp arabaya doldurduk. Bir İzmir’e bir Atam’a baktım. Ya şimdi İzmir bizim olmasaydı. Kurtarılmadan bile bir İngiliz, bir de Fransız vizesiyle giriliyor İzmir’e ( Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya ) Sen ne büyüksün ATAM.
Yeni alınan İzmir’de kordon
üstündeki karargahında yeni devletin kuruluşunda ve devrimlerinde onu bir nebze anlamaya çalışalım. İzmir işgaldeyken Türk gazeteciler bile iki vesika ile girebiliyor İzmir’e. Biri Fransızca, diğeri İngilizce. Vizelerinin arka sayfalarında fesli resimleri olan vizelerle. Falih Rıfkı Atay ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun anılarından.
Kadifekale’de Türk bayrağını görünce çok sevinmiş bu gazeteciler. Görmeden önce ya İzmir’i almak gecikmişse. Ya İzmir’e giremezsek korkusu sarmış içlerini.
Limanda derin bir sessizlik. Zırhlıları ile, kruvazörleri ile,torpidoları ile İngiliz donanması orada. Fakat bir dev uyumuş da ürkütmemek için sanki hepsi biribirine ” sus ” diyor. Lamartine vapurunun Akdeniz memleketlerine gidecek bütün yolcuları da içlerinden konuşmakta. Bazılarının sözlerini bakışlarından anlıyorsunuz.” Zavallı şehir, yine mi Türklerin eline geçti. ” Rıhtım boyunda kapı eşiklerinde çömelen silahlı askerlerle karşılaştık. Yüzleri güneş yanığı, üstleri başları toz içinde, hepsi zafer tütüyor. Sanki savaştan değil, bir trenden çıkmış gibi sade ve gösterişsiz bir halleri var. Ne yaptınız diye sorsak, belki de hiç deyip geçecekler. Boz esvaplarının rengi atmış, sigara içiyor ve gelene gidene bakıyorlardı.
( Falih Rıfkı Atay devam ediyor anılarına. )
Önce bir hiristiyan oteli olan Gramer otele gittik. Güclükle üst katta bir oda bulduk. Otel yabancı ve yerli hiristiyanlarla doluydu. Mustafa Kemal de şehre gelince bu otele uğramış. Ne sırması, ne de önünde arkasında koşuşan generalleri ve subayları var.(vay be savaşı kazanmış, generalsiz, subaysız, bilmem kaç bin korumasız bir hiristiyan oteline gelmek nasıl bir şey düşunebiliyor musunuz. ) dolu salona girmek isteyince garson yer olmadığını söylemiş. Fakat biri tanıyıp da
– Bu Mustafa Kemal…… Mustafa Kemal diye bağırınca, kalabalık birbirine girer. İhtimal hepsi dağılacaklar. Mustafa Kemal kimsenin rahatsız olmamasını rica eder ve yanındakilerle masaya oturur. Garson mudur, otel müdürü, müdür artık kim önce gelmişse birer kadeh içki istediklerini söyler ve sorar.
‐ Kral Kostantin hiç bu otele gelip de bir kadeh rakı içti mi ?
-hayır Paşa efendimiz!
– Öyle ise neden İzmir’i almak istemiş der.
Rıhtımda bir yalının alt kat salonunda açık bir pencere: Başkomutanı yanlamadan görüyoruz. Tığ gibi bir asker, keskin, canlı ve yanıkbir yüz. Karşısında iki İngiliz askeri ayak üstü selam veriyor. Biraz sonra sevinerek kabul etti. İstanbul’dan haberler sordu. Acaba yenmiş olduğumuza artik inanmışlar mıydı.
İsmet Paşa’nın bulunduğu bir masanın etrafında toplandık. İstanbul’u konuştuk.
Büyük yangın günü idi. Ateş mahalleleri sardıkça halk rıhtım üzerine koşuşuyordu. Bir, iki saat sonra otele gitmeyi bile ihtiyatsızlık saydık ve karargahta kaldık. Bu evin sahibi son dakikada kaçmış. Mustafa Kemal’in de kaldığı yatak odasının başucu masasında açık bir kitap bırakmış. Bir Fransızın Mustafa Kemal aleyhine yazdığı eser.
Kalabalık artıkça arttı. Bazan binlerce kişinin arasından bir çıglık kopuyordu. Bu çığlık bir yaylım ateş gibi kalabalığı sarıp, kaplıyor, hava boğuk seslerle kabarıp şişiyordu. Asker, bir Yunan neferi olduğundan şüphelenip içlerinden birini yakaladı mı gövdeden bir kol koparılmış gibi önce bir kadın ağlayışı, sonra boğazları yırtan alçala, yüksele, dalgalana, düzele bir haykırısma başlıyordu. Denize atılanlar, sandalla donanmaya sokulanlar vardı.
Yüreğim titreyerek eşsiz trajediyi seyrediyorum. Mustafa Kemal’in yalçın ve yırtilmaz sakinliğine bak. Bu saatlerde zafer bile ondan küçüktü.
Böylece düsman denize dökülmüs. İzmir de gavurdan kurtulmuş. Artık İzmir gavur İzmir değil. Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşlarının ruhları şad, mekanları cennet olsun.
9 Eylül İzmir’in Kutuluşu Kutlu Olsun.
Önemli not: Bu yazımın çoğunluğunu Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabından aldım. Dili çok sade o tarihte bile. Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadar. Herkesin okumasını tavsiye ederim. Saygıyla.









